Ramazan KOCAKAYA ’s weblog

Fikir, Bilgi ve Teknoloji Yazıları

the social network (sosyal ağ) filmi

Ocak8

Mark zuckerberg. Her gün saatlerimizi harcadığımız Alexa web istatistiklerine göre dünya çapında en çok ziyaret edilen ikinci web sitesi olan facebook.com’un kurucusu. İş toplantılarına terlikleriyle katılan, hayatı ti’ye alan sıradışı bir genç…

Sosyal ağ filmi ile Mark’ın facebook’u neden ve nasıl kurduğunu, nasıl zorluklarla karşılaştığını, nelerle mücadele ederek bugüne geldiği konu alınmış. Aslında bu filmi izlerken aklıma gelen ilk isim dünyanın en zenginleri arasında yer alan microsoft’un kurucusu Bill Gates oldu. Neden mi?

Bill gates bugün kullandığımız Windows tabanlı yazılımların üreticisi microsoft’u bugüne getirene kadar bir çok mücadele vermiştir. Bill, her ne kadar Mark zuckerberg’in yaşadığı devirde bu mücadeleleri yaşamamış olsa da, emeğinin sömürülmesine izin vermemiştir. Apple firması için ürettiği bilgisayar yazılımını her bilgisayar için ayrı ayrı ücretlendirerek, Apple’ın
bütün çabalarına rağmen geri adım atmayan, samimi olduğu ve apple da çalışan arkadaşına dahi bu konuda taviz vermemiştir. Bugüne kadar üretmiş olduğu yazılımlarla dünya çapında şirketini zirveden indirmeden getirmeyi başarmıştır. Bütün bunları ben Bill Gates’ın hayatını anlatan bir belgeselde izlemiştim. Daha sonra o belgeselin Türkçesini veya alt yazılısını bir türlü bulamadım. The Social Network filminde anlatılan ve aslında Mark zuckerberg’in vermiş olduğu mücadele de; O’da Bill Gates gibi geri adım atmayarak büyük bir mücadele
veriyor. Aslında facebook’un tek kurucusu Mark zuckerberg değil. Mark dışında Chris Hughes Dustin Moskovitz ve Eduardo Saverin’de facebook’un gelişmesi için emek sarf etmişler. Mark’ın adını duymamızdaki sebep filmde de izleyeceğiniz üzere, kız arkadaşının Mark’ı terk etmesi ona çok koyuyor. Harvard üniversitesi öğrenicisi ve bilgisayar dahisi bu genç adam eve gittiğinde bilgisayarın başına oturuyor ve kız arkadaşı için bloguna olumsuz bir kaç şey yazdıktan sonra Harvard Üniversitesinin sistemlerine girerek kız öğrencilerin resimlerini face 5 diye kurmuş olduğu internet sitesi üzerinden yayınlıyor. Bu oldukça büyük bir ilgi görüyor ve bir anda Harvard üniversitesinin bilgisayar ağında ciddi bir yoğunluk yaşanıp sistemin çökmesine sebep oluyor. Bu sebeple üniversite yönetiminden Mark 6 ay uzaklaştırma cezası alıyor. Mark ilgi gören face five sitesini daha da geliştirerek sadece Harvard öğrencilerinin @harvard.edu uzantılı mail adresleriyle üye olabilecekleri the facebook isimli özel bir sosyal paylaşım sitesine çeviriyor. The facebook bir anda Harvard’lı
öğrencilerin aktif olarak kullandıkları ve sürekli online kaldıkları sosyal paylaşım sitesi haline geliyor. Daha sonra diğer Harvard üniversitesine yakın diğer üniversitelerde okuyan öğrencilerinde üye olabileceği bir hâl alan the facebook gördüğü bu yoğun ilgi neticesinde fikir babası Mark’ı ihya etmeye yetecek kadar para kazandırması karşısında vermiş olduğu emekler ile herkesin ücretsiz üye olabileceği ve Türkiye’de de ilkokul arkadaşların bulunabilmesiyle meşhur olan bugünkü facebook adıyla yoluna devam ediyor. Bloomberg internet sitesinin 20 Eylül 2011 yılındaki haberine göre facebook’un geliri 4.27 milyar dolar. Paranın yüzü sıcak olduğu için facebook’u kurarken maddi destek ve teknik destek verenler fikrin aslında kendilerine ait olduğunu, Mark’ın bu fikri çaldığından bahisle dizlerine de vursalar, mahkemelere de başvursalar; bu savaştan galip gelen Mark zuckerberg oluyor. Genç yaşına rağmen sadece teknik anlamda değil ayrıca ticari olarakta iyi olabilmenin mümkün olduğunu kanıtlıyor. Tıpkı Bill Gates gibi…

Filmi internetten online olarak izledim. Aslında Mark’ın başından geçenlerin Üniversitelerimizde ders olarak verilmesi öğrencilerin ufkunu açmak, onları hayata karşı heveslendirmek, motive etmek, kendilerine ait güvenlerini kazanmaları ve tabi ki de kişisel gelişimleri için eşsiz bir örnek olur. Bu filmi izlemek size aynı katkıyı kazandırabilir…
Keyifle İzlemeniz dileğiyle.

Ahmet ÜMİT’in kendine has polisye tarzı ile BAB-I ESRAR

Ekim25

Bab-ı Esrar yani sırlar kapısı… Yazar Ahmet ÜMİT’i tanımama, Mevlana’ya ve namı değer Şems-i Tebrizi’ye ilgi duymamama vesile olan; beni alıp Konya’aya götüren kitabın adı…. Farklı türden kitaplar okudum ancak böyle sürükleyici bir kitap görmedim. Sürükleyici olmasının sebebi biraz polisiye tarzda yazılmış olmasından kaynaklı olmalı. Ayrıca Yazar’ın Şems ve Mevlana’yı anlatmak için polisiye bir hikayeyi seçmesi bence çok isabetli olmuş. Okurken sıkılmadan, heyecanla okudum. Bu romanı okumanızı tavsiye ederim. Kitabı okurken kendinizi Konya’da bulacaksınız. Konya’nın içinde, roman kahramanı olan sigorta eksperi Karen Kimya Greenwood’un yanında kendinizi bulacaksınız. Onunla birlikte heyecanlanacaksınız, onunla birlikte merak edecek, onunla birlikte korkacak ve onunla birlikte manevi bir dünyada yolculuk yapacaksınız. Roman sizi Şems ile Mevlana’nın yaşamış olduğu zamana götürecek, dünya nimetlerinden kendilerini soyutlamış iki farklı tasavvuf aliminin soluduğu manevi havayı solumanıza vesile olacak… Açıkça Kitabın baştan sona sürükleyici ve bir solukta okunabilecek tarzda olduğunu söylersem yalan olur. Çünkü anımsadığım kadarıyla iki - üç yeri sıkıcı, ve yazarın değinmesine anlam veremediğim ayrıntılara girdiğini gördüm. Kitabı okuyan bu konularda bilgi sahibi birine daha sordum. O’da benimle bu konuda hem fikirdi. Velhasıl kitabın eleştireceğim tek yönü bu oldu. Onun dışında Mevlana ve Şems-i sıkılmadan okuyarak tanımak, Şems-e karşı işlenen trajik cinayete az biraz tanıklık yapmak ve bu arada macera dolu bir yolculuğa çıkmak isterseniz bu kitabı okumalısınız. Yazar Ahmet ÜMİT’i bu kitap sayesinde tanıdım. Genelde polisiye tarzı romanlar yazarmış. Ustalıkla Mevlana ve Şems-i ‘de adli bir olayın (şüpheli otel yangını) içerisinde anlatarak okuyucularının bu konuda bilgi sahibi olmasını sağlamış. Ayrıca Konya’nın mevlevilerini, semazenlerini, sokaklarını, tarihi yapılarını, evliya mezarlarının bulunduğu semtleri; romanın Konya’ya ve Türkiye’ye (çocukluğu hariç) yabancı kahramanı olan sigorta eksperi Karen Kimya’nın dilinden kaleme almış bu sebeple okurken hayalinizde canlandırdığınız her şeyi gözünüzle görme isteğini sizde uyandıracağını düşünüyorum. Kitabı okuyalı yaklaşık 1 yıl oldu. Yine okuma ve o heyecanı yeniden yaşamak istedim. Ben bu satırları yazarken; “Karen Kimya Greenwood Konya’da bir lokantada yediği yağlı fırınkebabı sonrası köpüklü Türk kahvesini yudumluyor.” Umarım okur ve beğenirsiniz.

Aslantepe’de gerçekte ne oldu ?

Ocak17

Son günlerde gündemi gereksizce işgal eden ve haksız bir değerlendirmenin yapıldığı Galatasaray Spor Klübünün Aslantepe’deki Ali Sami YEN Spor Kompleksinde bulunan Türk Telekom Arena Stadı’nın açılışında; Başbakan Recep Tayip ERDOĞAN’ın bulunduğu bir sırada, taraftarının (sözde) protestosuna maruz kalarak stadı terk etmesi olayı hakkında söyleyeceklerim var.
Sözde protesto dedim. Çünkü şöyle bir düşündüğünüzde yaklaşık 40.000 kişinin bulunduğu bir topluluğun içerisinde Başbakan’ın siyasi görüşüne aykırı düşenlerin sayısı ve bunların bir anda aynı tepkiyi vermesindeki oran hesaplandığında bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum. Orada bulunan insanların misafir birine, üstelik o misafir biri de o ülkenin başbakanı ve de o stadın yapımında büyük bir pay sahibi olan birine tepki göstermesi söz konusu olabilir mi? Biraz aklı olan bu olayın aslında Başbakan’a gösterilen bir tepki olmadığı konusunda kafasında şüpheler oluşur. Ben o gece orada değildim. Televizyon’dan izledim. Coşkulu taraftarın ve müthiş gösterilerin olduğu bir yerde ve zamanda olumsuz bir havanın doğmasına ne sebep oldu?
Başbakanın stada girdiği anons edildi fakat bir tepki duymadım. Ancak Toki Başkanı Erdoğan BAYRAKTAR konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktıktan sonra her şey başladı. Çünkü kendisi Galatasaray’ın o muhteşem gecesinde Ali Sami YEN stadının kirasını veremeyen bir yönetim ve bu yönetime karşılık TOKİ olarak kendi icraatı olan bu stadın yapımı konusunda bir şeyler söyleyince, orda ipler koptu. Etki-Tepki dediğimiz şey, bu olsa gerek… Çünkü oradaki tepki tamamen buna yönelikti. Ben Galatasaray’lıyım. Amacım Galatasaray taraftarını savunmak. Çünkü bir yanlış anlaşılma var. Biri size iyilik yapacak, sizde kalkıp onu protesto edeceksiniz? Bu akla mantığa ters. Gündem suni olarak meşgul ediliyor. Siz bir insana ev yapın. Sonra misafirliğine gidin ve söyleyin ki; “ Sen kiranı bile ödeyemiyordun. Bak sana bu evi yaptım!” O evin halkı ne der size? “Allah razı olsun” mu? Yoksa “Minnet mi ediyorsun? Yapmasaydın…” mı der? Çoğunluk olayı Başbakan’a saygısızlık, haksızlık ve nankörlük olarak değerlendirse bile her kes bilsin ki taraftarı öfkelendiren TOKİ başkanı olup, sorumlusu kendisidir. Ayrıca sözleriyle Galatasaray yönetimini ve gelişen olaylar dolayısıyla Galatasaray camiasını da zor durumda bırakmıştır.
Olayı halen Başbakan’a saygısızlık olarak değerlendirenler şunu iyi bilsinler ki; birisi bir topluluğun şah damarına dokunursa; o anda orada kim olursa olsun, tepkinin önüne geçemez. Statlar siyaset arenası, taraftarlarda partili değildir! Kendi kulüplerinin kirayı zor ödediğini dillendiren birine alkış çalmalarını beklemeyezsiniz…
Videoyu izlerseniz; aslında fazla söze gerek olmadığını anlarsınız…


« Eski Yazılar